İstanbul denildiğinde zihnimize ilk gelen, yedi tepenin üzerine kurulmuş bu kadim şehrin silueti, tarihi sokakları ve mahalle kültürümüzün o sıcak dokusudur. Ancak bu metropol, ne yazık ki son yıllarda sadece kültürel dönüşümleriyle değil, acı kayıplarla, ihmallerle ve yerel yönetimlerin kronikleşmiş denetimsizlikleriyle de anılır oldu. Maltepe Cevizli Mahallesi’nde yaşanan ve beş insanımızın hayatını söndüren o acı bina çökmesi, sadece teknik bir kazanın ya da mühendislik hatasının ötesinde, toplumsal vicdanımızı sarsan yapısal bir çöküşün, daha doğrusu tükenişin ilanıdır.
Bir sosyolog gözüyle baktığımızda, kent sadece binalardan ibaret bir yığın değildir. Kent; insanı yaşatan, koruyan, komşuluk hukukunu muhafaza eden ve en önemlisi güvenli bir liman sunması gereken canlı bir organizmadır. İstanbul siyaseti, genel siyasetin sıkıştırılmış kalıplarına mahkûm edilemeyecek kadar derin, zengin ve çok katmanlı bir toplumsal hafızaya sahiptir. Fakat bu hafıza, bugün maalesef ihmallerin ve günü kurtarma politikasının enkazı altında kalmaktadır. Cevizli Mahallesi'ndeki o binanın çöküşü, sadece tuğlaların yere kapaklanması değildir; yerel yönetimlerin sahadan kopuşunun, mahalle dokusundaki riskleri okuyamayışının ve en temelde insan odaklı belediyecilikten ne kadar uzaklaşıldığının acı bir tablosudur.
Olayın ardından yürütülen adli soruşturma çerçevesinde binadan alınan karot örnekleri, demir kaliteleri ve bilirkişi raporları elbette mahkemenin önünde tek tek incelenecektir. Nitekim Maltepe’de çöken binanın altındaki küçük esnafın, kiracının, hatta o binanın gölgesinde yaşayan masum insanların yaşadığı travma, meseleyi sadece teknik bir denetim sorunundan çıkarıp derin bir ahlaki ve idari mesele haline getirmektedir. Bir yanda binanın taşıyıcı unsurlarına dair ortaya atılan iddialar, diğer yanda ise bu iddiaların altında ezilen, canını veren insanlarımız… Ne yazık ki sorumluluk zincirinin nerede kırıldığını ararken, yine tepeden inme bahanelerle, geçiştirilen açıklamalarla ve asıl sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalışan bir bürokratik zihniyetle karşı karşıya kalıyoruz.
Belediyecilik sadece binalar inşa etmek değil; o binaların arasında yaşayan insanların aidiyet duygusunu, komşuluk hukukunu ve kentin ruhunu korumaktır. Daha da önemlisi, o binaların depreme, zamana ve insan eliyle işlenen hatalara karşı güvenli olmasını sağlamaktır. Yerel yönetimlerin temel meşruiyet kaynağı asfalt dökmek, park açmak ya da makam odalarından kenti yönetmek değildir. Gerçek belediyecilik, mahallenin sokaklarında yürümek, esnafın derdini dinlemek, ruhsat süreçlerini titizlikle takip etmek ve en önemlisi denetim mekanizmalarını tavizsiz işletmektir. Bugün İstanbul’un birçok ilçesinde, kentsel dönüşüm kisvesi altında ya da ihmal edilmiş eski yapı stoğu içinde binlerce insanımız adeta birer saatli bomba üzerinde yaşamaktadır.
Maltepe’deki bu acı olay, bize yerel yönetimlerde liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinden taviz vermenin bedelinin canla ödendiğini acı bir şekilde hatırlattı. Yerel yönetimlerde başarı, halkın sorunlarına ne kadar yukarıdan baktığınızla değil, o sorunları halkla birlikte ne kadar omuzladığınızla ölçülür. İstanbul sevgisi, bu şehre sadece platonik bir hayranlık duymakla değil, onun her bir mahallesinin, her bir binasının güvenliğini sağlamakla, mekânsal adaleti tesis etmekle mümkündür. Eğer bir belediye başkanı, makam koltuğunun konforunu mahallenin risklerinin önüne koyuyorsa, orada kamu vicdanı da çöküyor demektir.
Sonuç olarak; Cevizli Mahallesi’nde kaybedilen canlar geri gelmeyecek. Ancak bu trajedinin üzerine gitmek, adli soruşturmanın sonuna kadar takipçisi olmak ve idari ihmali bulunan kim varsa hukuk önünde hesap vermesini sağlamak boynumuzun borcudur. İstanbul’u beton yığınlarına mahkûm eden, denetimi kağıt üzerinde bırakıp insan hayatını riske atan bu çarpık sisteme dur demenin vakti çoktan gelmiştir. Yerel siyaseti bir makam mücadelesi olmaktan çıkarıp yeniden toplumsal refahı ve adaleti üreten bir zemine oturtmalıyız. Unutmayalım ki, kolonlar kırılabilir, binalar yıkılabilir; ancak adalet duygusu ve vicdan yıkılırsa, altından kalkamayacağımız en büyük enkaz işte o olur.

