İstanbul’un sokaklarında yürürken kentin sadece asfalt ve betondan ibaret olmadığını, her köşe başında yüzyıllık bir hafızanın nefes aldığını hissizersiniz. Ataşehir’in hareketli caddelerinden Sancaktepe’nin henüz betona tam olarak teslim olmamış mahallelerine uzanan hatta, yerel siyasetin nabzı atıyor. Ancak bu nabız, bazen tıkanan trafikle, bazen de Kirazlıdere Mahallesi’ndeki Gümüş Sokak gibi yerlerde vatandaşın feryadına kulak tıkayan yönetim anlayışlarıyla düzensizleşiyor. Sosyolojik bir gerçeklik olarak yerel yönetimler, kentin sadece fiziksel alt yapısını inşa eden mühendislik büroları değildir; aksine o coğrafyada yaşayan insanların aidiyet duygusunu, huzurunu ve komşuluk hukukunu korumakla yükümlü sosyal organizmalardır.
Son günlerde ilçe belediyelerinin sahadaki pratikleri, hizmet kapasitesi ve mahallelerden yükselen şikayetler bize gösteriyor ki; masa başından alınan kararlarla sokaktaki gerçeklik arasında hala aşılması gereken derin uçurumlar var. Çekmeköy’den Sancaktepe’ye, Ataşehir’in hareketli gündeminden kentin dört bir yanındaki yerel itirazlara kadar her başlık, bize aynı hakikati hatırlatıyor: Siyaset, yukarıdan bir lütuf gibi sunulan beton projelerle değil, tabandan yükselen sesin kulak verilmesiyle anlam kazanır. Bir sokak sakini belediyesine ya da ilgili kurumlara defalarca çağrıda bulunuyorsa, orada kentsel adaletten ve şeffaf yönetimden bahsetmek güçleşir.
Belediye başkanlığı makamı, halkın üzerinde bir otorite kürsüsü değil, şehrin emanetçisi olma bilincidir. İstanbul’un mahalle kültürü, esnafın çay ocağındaki sohbeti, çocukların parklardaki gülüşü ve yaşlıların kaldırımda yürürken hissettiği güven, herhangi bir imar planından çok daha değerlidir. Eğer bir yerel yönetim, mahallesinin sokağındaki çukuru, trafik sıkışıklığını veya sosyal yardıma muhtaç bireylerin feryadını ıskalıyorsa, orada büyük bir yönetim krizinden söz etmek kaçınılmazdır.
İstanbul siyaseti, genel iktidar kavgalarının sıkıştırılmış kalıplarına mahkûm edilemeyecek kadar köklü ve çok katmanlıdır. Çözüm, sayısal verilerin arkasına saklanmak değil; mahalle meclisleriyle, katılımcı bütçeyle ve insanı merkeze alan sosyal belediyecilik anlayışıyla sahaya inmektir. Ataşehir’in hareketliliği de Sancaktepe’nin yerel dinamikleri de bize aynı yolu gösteriyor: Halkın sorunlarına yukarıdan bakan değil, o sorunları halkla birlikte omuzlayan bir yerel demokrasi inşası şarttır. Şehrin ruhunu korumak, her şeyden önce o sokaklarda yaşayan insanlara kulak vermekten geçer.

