İstanbul’un çeperinde, toprak kokusunun rüzgarla buluştuğu mahallelerde siyaset konuşmak, ankara’nın soğuk koridorlarında planlanan ezberlerden çok uzaktır. Burası Çatalca. Bir tarafta tarlaların bereketi, diğer tarafta Marmara ile Karadeniz’in arasına sıkışmış bu kadim coğrafyanın derin tarihsel hafızası duruyor. Kentleşme dediğimiz o hoyrat dalga buraya da vuruyor elbette; tarım arazilerinin üzerine dikilen binalar, birbirine yabancılaşan sokaklar… İşte tam da bu noktada yerel siyasetin ve belediyeciliğin gerçek anlamı devreye giriyor. Belediyecilik, sadece asfalt dökmek, parke taşı dizmek veya binaların arasını betonla doldurmaktan ibaret olamaz. Eğer kentin ruhunu, insanların birbirine selam verme alışkanlığını ve ortak geçmişini koruyamazsanız, diktiğiniz binalar sadece birer beton yığınından ibaret kalır.
Geçtiğimiz günlerde Çatalca Belediyesi’nin Cumhuriyet Haftası vesilesiyle hayata geçirdiği etkinlikler, bu toprakların kökleriyle yeniden buluşması açısından zihin açıcıydı. Çocukların mozaik sanatıyla Türk bayrağımızı ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün portresini işlediği o anları izlerken, meselenin sadece bir kutlama programından ibaret olmadığını düşündüm. Mozaik, küçük parçaların yan yana gelerek büyük, kusursuz ve sarsılmaz bir bütün oluşturmasıdır. İstanbul’un ve Türkiye’nin bugünkü toplumsal dokusu da tıpkı o mozaik gibidir. Farklılıklarımızla, mahallelerimizle, tarlada ter döken çiftçimizle, atölyede çalışan esnafımızla biz bir aradayız. Bu bir arada olma halini besleyen en temel unsurlardan biri de Cumhuriyet’in kurucu felsefesidir.
Bugün genel siyasetin sıkıştırıldığı kısır polemikler, geçim derdi ve toplumsal gerilimler, insanımızın omuzlarındaki yükü her geçen gün biraz daha ağırlaştırıyor. Sokakta, pazarda, kahvehanede konuştuğumuzda duyduğumuz ses tek bir şeye işaret ediyor: Adaletli bir paylaşım ve huzur. Yerel yönetimler tam da bu noktada bir sığınak, bir nefes alma alanı olmak zorundadır. Çatalca’da çocukların elleriyle o küçük mozaik taşlarını dizmesi, sadece sanatsal bir faaliyet değildir; o çocukların bu kentin tarihine, bu ülkenin ortak değerlerine attığı silinmez birer imzadır. Bir belediye başkanı, unvanının ötesinde bu kentin emanetçisidir. Emanete hıyanet etmemenin yolu da koca koca binalar dikmekten değil, o binaların arasında yaşayan insanların aidiyet duygusunu, komşuluk hukukunu ve kentin ruhunu korumaktan geçer.
İstanbul siyaseti, genel siyasetin dalgalarına kurban edilemeyecek kadar köklü bir hafızaya sahiptir. Çatalca’nın tarlalarından yükselen bu Cumhuriyet neferi ses, metropolün gürültüsü arasında kaybolmamalıdır. Yerel yönetimlerde başarı, halkın sorunlarına yukarıdan bakan bir kibirle değil, o sorunları omuz omuza vererek çözmekle mümkündür. Çatalca’da çocukların mozaik taşlarıyla ördüğü o portre, bize aslında geleceği nasıl inşa etmemiz gerektiğini fısıldıyor: Sabırla, özenle, parça parça ama hep birlikte.

