Bir kenti anlamak, o kentin sadece siluetine bakmakla değil, tencerelerin hangi dertle kaynadığını, mahalle kahvesindeki esnafın sabah selamını hangi endişeyle aldığını duymakla mümkündür. Bugün İstanbul, altı üstü bir senaryonun, bir kurgunun ya da ekranlarda parlayıp sönen dijital suretlerin gölgesinde kalmayacak kadar kadim ve ağır bir yükü omuzluyor. Çarşıda pazarın ateşi başka türlü yanarken, sokakta beton pompasının demir yığınını yuttuğu anlar yaşanırken, kentin ruhu başka bir yöne evriliyor. Bir yanda dijital mecraların sunduğu sonsuz eğlence, diğer yanda ise mahalle kültürünün o sessiz ve yavaş erimesi… Sosyolojik olarak baktığımızda, kentin altı ile üstü arasındaki bu makas açıldıkça, insanın insana değme ihtimali de zayıflıyor.
Belediyecilik sadece binalar inşa etmek, asfalt dökmek ya da dijital ekranlarda büyük projeler sergilemek değildir. O binaların arasında yaşayan insanların aidiyet duygusunu, komşuluk hukukunu ve kentin ruhunu korumaktır. Ne yazık ki son dönemde İstanbul’un yerel gündemi, hakiki sorunların üzerini örten bir sis tabakasıyla çevrili. Bir tarafta kentsel dönüşümün getirdiği mekânsal adaletsizlikler, diğer tarafta ise günlük hayatın koşturmacası içinde ezilen yığınlar var. Sokaklarımızda dolaşırken karşılaştığımız her tablo, bize kentin hafızasının ne kadar hoyratça harcandığını gösteriyor. Beton kamyonlarının altını üstüne getirdiği bu metropolde, insan unsuru maalesef karar vericilerin öncelik listesinin en alt sırasına düşüyor.
İstanbul siyaseti, genel siyasetin sıkıştırılmış kalıplarına mahkûm edilemeyecek kadar derin, zengin ve çok katmanlı bir toplumsal hafızaya sahiptir. Burası sadece bir coğrafya değil, bir medeniyet havzaasıdır. Ancak bu havzayı yönettiğini iddia edenlerin, mahallenin dertleriyle ne kadar hemhal olduğu tartışmalıdır. Ekranlarda fırtınalar koparan yapay gündemler, stüdyolarda üretilen popüler kültür figürleri, asıl hayatın gerçeğini bizden saklayamaz. Bir mahallede bakkal veresiye defterini kapatmakta zorlanırken, bir diğer sokakta yükselen lüks rezidansların gölgesinde yaşayan çocukların oyun alanları elinden alınırken, kimse bize her şeyin yolunda olduğunu söyleyemez.
Çözüm; tepeden inmeci, sadece sayılara ve beton maliyetlerine odaklanan bir mühendislik vizyonunda değil, doğrudan doğruya halkla birlikte kurulan katılımcı bir yerel demokrasidedir. Yerel yönetimlerde başarı, halkın sorunlarına ne kadar yukarıdan baktığınızla değil, o sorunları halkla birlikte ne kadar omuzladığınızla ölçülür. İstanbul’un her bir semti, Kadıköy’ünden Eyüp’üne, Ataşehir’inden tarihi sur içlerine kadar kendine has bir sosyolojiye sahiptir. Bu sosyolojiyi ıskalayan hiçbir proje, bu kente kalıcı bir huzur getiremez. Gelin, ekranların ve yapay tartışmaların ötesine geçelim; kentin gerçek sahiplerine, yani sokaklarda nefes alan insanımıza kulak verelim. Çünkü altı üstü İstanbul; bu kentin ne altındaki tarihi mirası ne de üstündeki insanı harcamaya kimsenin hakkı yoktur.

