Magazin dünyası dediğimiz o hareketli podyum, her hafta ekranlardan evlerimize sızan hikâyelerle sadece dedikodu üretmiyor; adeta toplumsal hafızanın gardırobunu gözler önüne seriyor. Son günlerin en çok konuşulan yapımlarından biri olan Daha 17, yirmi üçüncü bölümü ve hemen ardından düşen yirmi dördüncü bölüm fragmanıyla yine izleyiciyi ekran başına kilitledi. Teoman’a kavuşma anları, karakterlerin o dramatik silüetleri derken, biz de ister istemez estetik bir süzgeçten geçirdik bu akışı. Şimdi elini vicdanına koyup sormak lazım: Ekranda izlediğimiz o iddialı duruşlar gerçekten zamansız bir şıklığın yansıması mı, yoksa anlık trendlerin yarattığı geçici birer illüzyon mu?
Moda sadece üzerimize geçirdiğimiz kumaşlardan ibaret olsaydı, karakterlerin ruh halini bu kadar net okuyamazdık. Moda, karakterin kumaşa dökülmüş halidir. Daha 17’nin son bölümünde sahneye yansıyan tercihler, tıpkı doğru kesilmiş bir ceket gibi yerli yerindeydi ama bazı sahnelerdeki o 'olduramadım' hissi, göz zevkimizi adeta törpüledi. Kırmızı halıda şıklık yarışına girmek ne kadar cesaret isterse, kameranın önünde o karakteri o kostümle taşımak da o kadar maharet ister. Fakat o cesareti doğru kumaş, kusursuz kesim ve doğru duruşla taçlandıramıyorsanız, geriye sadece kalabalık bir 'olmamışlık' tablosu kalıyor. Tıpkı son günlerde gıda pazarında tartışılan o oranlar gibi; reçelde meyve oranı nasıl en az 450 gram olmalıysa, bir yapımda da gerçekçilik ve estetik oranının o standardı tutturması gerekiyor. Aksi takdirde sunulan her şey yapay bir tatlandırıcıdan öteye geçemiyor.
Popüler kültürün bize dayattığı bu hızlı tüketim çılgınlığı, maalesef karakterlerin gelişimini de silüetini de ezip geçiyor. Yeni bölüm fragmanında izlediğimiz ipuçları, yapımcıların hâlâ o ezber bozan çizgiyi aradığını gösteriyor. Ancak unutmayalım ki, ne giydiğinizden ziyade o kıyafeti ve o karakteri nasıl taşıdığınız önemlidir. Güzellik rutini denilen şey nasıl ki mucizevi kremlere değil, doğru bilinen yanlışların düzeltilmesine dayanıyorsa; televizyon projeleri de günü kurtaran ucuz manevralardan sıyrılıp kendi özgün estetiğine kavuşmak zorunda. Aksi takdirde, podyumda fiyasko olmuş bir kombin gibi, ekranda parlayan o geçici ışıklar da ilk reklam arasında sönüp gitmeye mahkumdur.

