Tarihin akışı, bazen yavaş ve öngörülebilir nehir yataklarında ilerler; bazen de sarp kayalıklardan düşen bir çığ gibi ani ve yıkıcı kırılmalara sahne olur. Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik konjonktür, tam da bu ikinci kategoriye giriyor. Bir yanda enflasyonla mücadele adı altında atılan teknik adımlar, diğer yanda ise pazar tezgahındaki maydanozun, semt pazarlarındaki akşamüstü artıklarının peşine düşen vatandaşın ezberi bozulmuş hayatı duruyor. Geleneksel mali disiplin politikalarının esnemeye, gelir dağılımındaki uçurumun ise coğrafi olmaktan ziyade sınıfça ve sofradaki lokma üzerinden yeniden çizilmeye başlandığı bir çağdan geçiyoruz.
Peki, bu kaotik gibi görünen ekonomik tablonun arkasında hangi rasyonel akıl yatıyor? Ankara’da Beştepe’nin iktisadi koridorlarından uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının masalarına kadar uzanan hat üzerinde, ekonomi yönetimi sadece teknik verilerle sınırlı kalamaz. Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek öncülüğündeki ekonomi ekibinin harfiyen uygulamaya çalıştığı rasyonelleşme programı, kâğıt üzerinde rasyonel bir omurgaya sahip olsa da, sokağın rasyonalitesi ile her zaman örtüşmüyor. Siyaset ve ekonomi analizi yaparken olayları sadece anlık enflasyon oranları veya döviz sepeti üzerinden okumak, buzdağının yalnızca su üstündeki kısmıyla yetinmek demektir. Küresel sermaye hareketlerinin derin akıntılarını kavramak; tedarik zincirlerinden enerji maliyetlerine kadar geniş bir perspektif gerektirir elbette. Lakin bu makro denge arayışı, dar gelirli mahallelerde tüpü, ekmeği, kirayı hesaplayan insanın sesini bastırmamalı.
Bugün Türkiye, tam da bu ekonomik kesişim kümesinin merkezinde, ezber bozan bir gerilim hattında duruyor. Sosyal hak taleplerinin yükseldiği, sokağın "hesap ver" çağrısıyla yankılandığı bu dönemde; ne tek taraflı bir kemer sıkma sarmalına hapsolmak ne de küresel finansal gerçekliklerden kopuk popülist bir savurganlık politikası izlemek mümkündür. Akılcı, toplumsal maliyeti adil dağıtan ve çok boyutlu bir sosyal koruma kalkanını esas alan stratejik bir akıl, bu çağın en kıymetli pusulasıdır. Ataşehir’in hareketli sokaklarından Tuzla’nın yenilenen kaldırımlarına, Şile’nin köylerinden İstanbul’un merkezindeki fırın kuyruklarına kadar uzanan manzara bize tek bir şeyi söylüyor: İnsanlar sadece geçim derdinde değil, aynı zamanda seslerinin duyulmasını, adaletin ve şeffaflığın tesis edilmesini istiyor.
Yazılarımızda sıkça vurguladığımız gibi; ekonomi sadece bugünün açıklarını kapama sanatı değil, yarının toplumsal barışını bugünden inşa etme iradesidir. Ve unutulmamalıdır ki, makro ekonomik tablolarda hamle yapanlar kadar, sokağın gerçeğini okuyup politikalarını ona göre güncelleyebilenler de masanın kaderini belirler.

